En Çok Satanlar

Etiket bulutu

Amaca Göre

Çiçeğe Göre

Hediyelik Ürünler

Fiyata Göre

Kurumsal Müşteri


Özel Günler


Güvenli Alışveriş

Çiçek Hikayeleri

SEDEF ÇİÇEĞİ

 

 

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim"

Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime’mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece o yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar..

 

Bir Bonsai hikayesi...

Biraz önce tam karşımda duran “kel” Bonsai’me bakarken, günlerdir görmekten kaçındığım bir manzara ile yüzyüze olduğumu farkettim.

Bu aralar bitki merakım bayağı arttı. Bir canlının benim ona özen göstermemle geliştiğini seyretmek bana büyük bir haz veriyor... Üstelik, sabah kalktığımda önceki geceki tomurcuğun çiçek açtığını görmek, güne bir sevinç çığlığıyla başlamama neden oluyor. Coşku katıyor hayatıma...

Geçenlerde de, heveslenip kendime mini bir Bonsai aldım... Birkaç gün sonra, evime gelen kuzenim de bana koskocaman bir Bonsai daha getirmez mi? Bende bir heyecan, bir heyecan! Her sabah anne-kızı seyreder gibi Bonsai’lerime bakıp, mutlu mutlu günüme başlar oldum.

Ta ki 3.-4. gün minik Bonsai’nin yaprakları, ondan birkaç gün sonra da anne Bonsai’nin yaprakları kurumaya, sararmaya ve dökülmeye başlayana kadar...Ne yapmam gerektiğini anlamak için internete baktım, yanlış yaptığım birşey yok... Acaba evin içi çok mu sıcak geldi diye düşündüm, balkona çıkardım. Ama bütün rehabilitasyon çabalarıma rağmen, bana mısın demedi, gün geçtikçe dökülen yapraklar arttı.

Bu akşam eve bir geldim, Bonsai’lerim kel kalmış! Haftada bir eve gelen kadın, kuruyan tüm yaprakları yolmuş! Benim niye hiç aklıma gelmedi böyle bir temizlik? Muhtemelen Bonsai’lerime iyi bakamadığımı, ya da kısaca artık ilk günkü gibi sağlıklı, yeşil ve güzel olmadıklarını kabul etmek istemedim. Sanki sararan yapraklar mucizevi bir şekilde yeşereceklermiş gibi davranmayı yeğledim...Aslında şimdi yeni yeşil yaprakların çıkmasına yer açıldı...

Düşündünüz mü hiç hayatınızdaki “Bonsai”lere siz nasıl davranıyorsunuz? Çok önemsediğiniz, özen gösterdiğiniz bir konu, kişi veya olay istediğiniz gibi gitmediğinde, yaprakların kendinden düşmesini bekleyerek zaman mı kaybediyorsunuz, yoksa bariz sonu görüp, kabul edip, gerekli temizliği yapıp, yeni bir yol mu çiziyorsunuz?

Kısacası madalyonun inkar tarafında mı, kabul tarafında mısınız? Hayalci bir ümitle ne kadar çok vakit kaybettiniz hayatınızda, baştan yürümeyeceği belli işlere kocaman bir BELKİ diyerek?

Sezgi bu işte... İçimizdeki sesin, bazen yapraklar yerinde dursa da, döküleceklerini söylemesi....Kalbinizin sesini dinlediğiniz, bol sezgili günler dileğimle...

 

 

 

 

Leylaklar ve Bahar

Geçen Nisan ayında büyüdüğün çiftliği ve aileme ziyarete gittiğimde, yuvamda olmanın huzuruyla çiftliğin içinde geziniyordum. Güney California'nın bol güneşli sabahlarına alışkındım. Sabahın erken saatlerinin serin meltemi burnumu, kulaklarımı ve ellerimi okşuyordu. Babamın kalın ceketi omuzumda gezinirken birden burnuma leylak kokusu geldi. Biraz uzağımdaki leylaklara dönünce tümünün tomurcuklanmış olduğunu farkettim. Hemen o tarafa yürümeye başladım. Mor leylakların tümü de tomurcuktaydı! Çocukken her bahar yaptığım gibi eğilip güzel kokusunu içime çektim. Bahar gelmişti, iliklerime kadar hissettim baharı. Baharın sıcaklığını, güzelliğini ve yenilenme duygusunu beraberimde eve götürdüm. Babam mutfak masasında oturmuş,  gazetedeki  piyasa haberlerini okuyordu. "Bahar gelmiş! Leylakların hepsi tomurcukta!" diye müjde verdim. "Leylaklar tomurcukta olsun, olmasın, kış bitmedikçe bahar gelmez." dedi babam. "Havalar daha soğuk yapar." Fakat ben leylakların baharı getirdiğine olan inancımı yitirmeyecek kadar iyimserdim. Birden bir hafta önce annemin bana gönderdiği kartı, onları ziyaret etmeme karar vermemi sağlayan kartı anımsadım. Annem moralimin bozuk olduğunu biliyordu. Kartta koskocaman bir kayanın üzerinde açmış bir çiçek resmi vardı. Çiçekçik içinde bulunduğu koşullara karşı, yaşam savaşı veriyordu. Kartın içinde şunlar yazmıştı : "Kışın ortasında bile, benim içimde bahar var." Annem de altına " Bahar her zaman senin en sevdiğin mevsimdir. Her zaman da içinde bahar vardır." yazmıştı.

 

Her zaman çok iyimser bir insan olan annemin sezgileriydi bunlar. O da kışın ortasına içinde bahar yaşar. Bir seferinde babam, "Yine yağmur yağıyor!" dediğinde, annem yanıt olarak, "Yağmurdan sonra nasıl güzel kokar her yer!" demişti. Belki canı sıkılmış olan babamsa, "Ama bugün çimleri biçecektim." deyince, annem yanıt olarak, "Yağmura her zaman gerek var. Her yer yemyeşil olacak şimdi," demişti. Babam, "Ama hava raporu bütün gün yağacak diyor." diye yakınınca annem gülümseyerek, "O zaman bizde sinemaya gideriz. Üç çocuk bedava giriyor bu saatte biliyorsun biz de yarı fiyatına göreceğiz filmi," demişti. Bu konuşmalar ben on iki yaşımdayken bir pazar günü öğleden sonra geçmişti. Annem yağmurdan sonra hep gökkuşağının çıktığını söylerdi ve gökkuşağının altında bir çuval altın olduğunu. Onun neşesini ve iyimserliğini her zaman takdir ederdim. Ve bu neşesini ve iyimserliğini paylaşma isteğini. Çocukluğum boyunca ve yetişkin bir insan olduktan sonra ne zaman bir başarı elde etsem, annem bana bir buket leylak verirdi başarımı kutlamak için. Limonların  henüz olmadığı ve ne kadar şeker koyarsak koyalım, limonata yapamadığımız zamanlarda, iyi bir arkadaşımızı öldüğü, uzun bir aşk ilişkisinin sona erdiği, eşimin işleri iyi gidip de daha iyi bir eve taşındığınız gibi günlerde annemden bana her zaman bir buket leylak ve yanında çiçeklerin hoş kokusuna uyacak hoş şeyler yazılı notlar aldım. Bana her zaman, "Bahar senin en sevdiğin mevsimdir." der bana. "Her zaman da içinde bahar vardır." Verdiği leylaklar da sözlerini doğrular.

 

Leylakları görüp. Kokularını  alınca, evimi ziyaret etmemin neden gerekli olduğunu çok iyi anladım. Üzüntülerimden, yalnızlık duygumdan, içinde bulunduğum melankoliden kurtulmam gerekiyordu. Artık yetişkin bir inan olan kızım kendi evine çıkmıştı. Artık benden millerce uzakta yaşıyordu. Onun adına çok mutluydum, ama onu çok özlüyordum. Kapıyı açıp, güzel kelebeğimi dış dünyaya bıraktığımda, odasını adeta  kış  rüzgarı doldurmuştu. Bir zamanlar müziğin gürültüsü, kızımın neşeli sesi, parfümünün güzel kokusu (kovboy çizmelerinden de berbat kokusu) gelirdi odasından. O sabah leylakların görüntüsü annemin sözlerini anımsattı bana. İçimde kışı yaşarken, baharın ve leylakların güzelliğini aklıma getirmeliydim. Kızımın boş yatağının üzerinde yirmi yıllık ayılara, bebeklere bakarken artık onun gittiğini kabul etmemeye yalnızca yeni  baharlar yaşamak üzere kendi yaşamına uçtuğunu kabullenmeye karar verdim. Leylaklarla dolu bir yaşama. O gün babama bir kez daha, "Babacığım, leylaklar tomurcukta. Bahar gelmiş." dedim. Bana tuhaf  tuhaf bakıp, "Hmm," dedi. Kaşlarını çatınca yüzündeki ifade yumuşadı. "Elbette" dedi. "Bahar gelmiş olabilir. Leylakların hepsi tomurcukta demedin mi zaten?" Ertesi sabah sıkı giyinmek zorunda kaldım. Dışarıda kar yağıyordu. Babam "Ben sana söylememiş miydim?" der gibi bir tonla, "Kar!" dedi. "Kışın bizi terk etmeye pek niyeti yok sanırım." "Bana kıştan söz etme," dedim. "Leylaklar  tomurcukta. Bahar geldi." Bahar sen ne güzel mevsimsin! Leylakların güzel kokusu içimizdeki baharı anımsatıyor bizlere...

 

Gül Masalı

 

 

Bir zamanlar uzak diyarlarda küçük bir kasabada dürüst ve çalışkan bir genç yaşarmış. Tüm gün ustasından öğrendiği gibi demir döver kasabanın tüm ihtiyaçlarını giderirmiş. Sutean adındaki bu genç adam herkes tarafından sevilen sayılan biriymiş. Bir gün dükkanına eski bir tencereyi tamir ettirmek isteyen hizmetçisi ile birlikte Rosa adında çok çok güzel bir kız gelmiş.. Sutean görür görmez bu kıza aşık olmuş, ama kız ona fazla yüz vermemiş. Tencereyi bırakıp dükkandan çıkmış. Güzel kızın ayrılması ile birlikte sanki dükkandaki ateş sönmüş; demirci Sutean'in kalbini buz gibi bir şey kaplamış. Güzel kızın kalbini kazanabilmek için bir çare aramaya başlamış. Ocağının başına oturmuş düşünürken bir parça demir almış ve onu şekillendirmeye başlamış. Çalıştıkça çalışmış ve ortaya çıkan şey şimdiye kadar yaptığı hiçbir şeye benzememiş. Eşi benzeri görülmemiş bir Çiçek yapmış demirden... incecik yaprakları birbiri etrafında kapanan dünyanın en güzel çiçeğini... Sabah tencereyi almaya sadece hizmetçi kız gelmiş. Demirci Sutean üzülse de güzel kızı göremediği için tüm umudunu çiçeğine yüklemiş ve aşkının elçisi olarak göndermiş  hizmetçiyle...güzel kız çiçeği görünce büyülenmiş, kalbi yumuşamış ve Sutean'in aşkına karşılık vermiş... Sutean güzeller güzeli kız ile evlenmek için kızın babasından izin almak üzere yaşadıkları şatoya gitmiş.Güzel kızın babası bir büyücüymüş, ve kızının sıradan bir adama, bir demirciye aşık olmasına çok öfkelenmiş. Bu ilişkiye hemen bir son vermeye yemin etmiş. Hemen orada Sutean'i öldürecek bir lanet okumaya başlamış ki, kızı dizlerine kapanıp onu engellemiş. bunun üzerine büyücü kurnazlığa başvurmuş; Sutean eğer sabaha dek şatonun etrafını demir bir çit ile çevirirse kızı ile evlenmesine izin verecek eğer başaramazsa güneş doğarken Sutean taşa dönecekmiş. Eğer korkuyorsa bir daha dönmemek üzere şatoyu terk edebileceğini söylemiş demirciye.. Demirci korkup da sevdiğini terk edebilecek biri değilmiş. Hemen işe başlamış, durup dinlenmeden çubuklar, teller hazırlayıp onları diziyormuş. Sabaha karşı büyücü demircinin çiti yetiştireceğini anlamış, ve onu engellemek için aklına bir kurnazlık daha gelmiş... kızının kılığına bürünmüş ve şarkı söylemeye başlamış. Şarkı öyle derin öyle güzelmiş ki... demirci çekicini bırakıp dinlemeye başlamış...Büyücü güneş doğana dek söylemiş. Güneş ışıkları penceresine vurduğunda güzel kız uyanmış, hemen pencereye koşmuş; çitin yarısı duruyormuş... demirciyi uyarıp güneş ışığından kaçırmak istemiş, ama geç kalmış.. Gün ışığı üzerine değer değmez genç adam taşa dönüşmüş...büyücü neredeyse mutluluktan uçmak üzereymiş. Babasının oynadığı oyunu gören kız çok üzülmüş, ve elinde demircinin hediyesi olan demir çiçek ile taşa dönüşmüş olan sevgilisinin yanına koşmuş. Ağlamış, ağlamış, ağlamış..  göz yaşları taşı eritememiş, ama demirden çiçeği canlandırmış. Gözyaşları ile beslenen çiçek büyümüş, serpilmiş, tüm şatonun etrafını çevrelemiş. Demircinin tamamlayamadığı çiti çiçeği tamamlamış. Bu güzel çiçeği görüp beğenenler alıp başka yerlere de ekmişler ve böylece tüm dünyaya yayılmış. Güzeller güzeli Rosa'nin (Gül) anısına her yerde onun adı ile anılır olmuş.

 

Ay Çiçeği

 

Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış. Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış. Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış. Aradan uzun bir zaman geçmiş. Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. " Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım" diye düşünmüş. O sırada gözü yakın arkadaşı ballıbaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim" diye seslenmiş ballıbabaya.. Ballıbaba başını güçlükle papatyaya çevirmiş, gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. " Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız. Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz" Papatya duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. " Peki, demiş. Ben neden hala ayaktayım? Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. " Çünkü seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş. Papatya dostlarının birer birer yağmur sularıyla gidişini izlemeye dayanamazmış. " Hayır, diye isyan etmiş. Tükenişinize dayanamam. Ben gelecek yıl da burada olacaksam sizler de benimle kalmalısınız." "Nasıl olacak bu. Olanaksız" diye ağlıyormuş küçük çan çiçeği. Papatya kolay kolay vazgeçmezmiş ama. Dirençliymiş, kararlıymış. " Sizleri bırakamam demiş, hepiniz tohumlarınızı bana verin. Onları gelecek yıla kadar kendiminkilerle birlikte saklayacağım. Ya birlikte tükeniriz, ya birlikte yaşarız" Sonunda arkadaşlarını ikna etmiş. Hepsinin tohumlarını bir bir toplamış. Eh.. böyle bir dayanışmaya, böyle güçlü dostluğa kolay kolay rastlanmaz.. Yeter ki kendi küçük de olsa, kocaman yüreğiyle bir papatyanın sevgisini taşıyabilelim. Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık.  Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış. Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş, papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura, kara karşı direnmiş, dayanmış. Soğuk, zehir gibi havada tohumlar donmasın diye onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle durmadan güneşi aramış. Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş. Ama o zorlu kışı geçirmek kolay değil. Toprağa öyle tutunmuş ki kökleri kalınlaşmış, soğuktan tohumları korumak için Sonra yaprakları uzamış, güneş izleyen yüzü büyümüş  büyümüş.  Sıcak yüzlü ilkbahar geldiğinde dimdik ayakta bulmuş bizim güneş yüzlü çiçeği. Ama artık o bir Ayçiçeğiymiş. Hiç bir tohum zedelenmeden onunla yaşıyormuş. Dostluğun ölümsüz öyküsüdür Ayçiçeği, o gün bugündür güneşi izler dururmuş. Söylentiye göre dünyayı ve yürekleri aydınlatan güneş sevginin ta kendisiymiş.

 

 

En Güzel Gül

 

Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden, diyarlardan çok yakışıklı, çok zengin, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi, şovalyeyi  red eden bu genç kız kimseleri beğenmezmiş. Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama genç kız onu da istememiş...

Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış, kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenip çoluk-çocuğa karışmış.

Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel , küçük kasabaya düşmüş. Orada tanıdık birine rastlayınca aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş. Bizimki bir zamanlar her kesi redd etmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş. Bir gün gizlenip eve bakmış ve kızın kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Üstelik zengin bile deyilmiş. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra kızın evinin kapısını çalmış. Kız kapıyı açınca kendisini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona arkasındaki gül bahçesini göstermiş, oradaki en güzel gülü getirirse sorusuna cevap vereceğini ama tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş. Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel bir sarı gül görmüş. Tam ona doğru eğilirken ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış. Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş. Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş, geriye dönemediği için mecburen bahçenin sonundan bir gül koparmış ve kıza getirmiş. Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kız bir de ne görsün; yaprakları solmuş, cılız bir gül...

Bunun üzerine adama dönen kız şöyle demiş.

"Bak gördün mü her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden zamanında elindekiyle yetinmeyi  öğrenmek gerekir.

 

ÇİÇEK ve SU

 

 

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar...  Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.  ilk önceleri arkadaşlık olarak devam eder ilişkileri. Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için. Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine sığmaz olur artık ve anlar ki suya aşık olmustur.

İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya baslar `Sırf senin hatırın için ey su,` diye.

Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye baslar.

Farkeder ki `Çiçeğe aşık oldum.` Ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek `Acaba su beni sevmiyor mu?` diye düşünmeye baslar.

Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle... Halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye.

Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya `Seni seviyorum.` der. Su `Ben de seni seviyorum.` diye cevaplar.

Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya `Seni seviyorum.` der. Su `Ben de.` der. Çiçek sabırlıdır.

Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur artık etrafa.

Ve son kez suya `Seni seviyorum.` der. Su da `Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum.` der.

Ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.

Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler öylece çiçeğin yardımcı olmak için.

Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki:

`Seni ben gerçekten seviyorum.` Çok hüzünlenir su bu durum karşısında . ve son çare olarak bir doktor çağırır.

Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra söyle der doktor:

`Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez.`

Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora `Hastalığı nedir?` diye,

Doktor söyle bir bakar suya ve der ki `Çiçeğin bir hastalığı yok dostum,

bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için.` der.

Ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece `Seni seviyorum.` yetmemektedir..

 

 

Kardelen ve Hercai

Günümüzden yıllar önce birbirini çok seven iki çiçek varmış. Bunlardan erkek olan, sevgilisini o kadar çok seviyormuşki, baharda açtıklarında onu diğer çiçeklerden kıskanıyormuş. Buna daha fazla dayanamayan erkek çiçek, baharda herkesin içinde açmak ve kalabalığın içinde kaybolmak yerine kışın dondurucu soğuğunda açarak, canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş. Yine bahar gelmiş. Tüm çiçekler açmış ve toprağı yedi renge boyamış. Erkek çiçek kışın kurduğu hayallerini anlatmış sevgilisine. Dişi çiçekte sevgilisinin bu fikrini cok beğenmiş ve bir daha ki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya söz vermişler. Bahar bitmiş yaz geçmiş ve kış gelmiş. Sevgilisine kavuşma hayalleri ile yerinde duramayan erkek çiçek, karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek yeryüzüne çıkmış. Bembeyaz karlar içende o renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış, aramış ama bulamamış. Ümidini yitiren çiçek bir süre sonra boynunu eğmiş ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetmiş.

İşte o günden sonra aşkı için kışın dondurucu soğuğuna bile aldırmadan karların içinde açan çiçeğe KARDELEN ona sadık kalmayıp aldatan sevgiliyede HERCAİ denmiş...

 

Mavi Gül

Bundan uzun yıllar önce ülkenin birinde Yusuf adında bir delikanlı yaşardı. Yusuf fakir ama gayet çalışkan bir gençti.

 

Yusuf çiçek yetiştirip satarak geçinirdi. Onun ünü bütün ülkede bilinirdi. Hiçbir çiçek onun bahçesindekiler kadar güzel değildi.

Padişah ölen bahçıvanı yerine Yusuf’u işe almış. Yusuf başlamış sarayın bahçesini güzelleştirmeye. Bir gün pencereden bahçeyi izleyen padişah kızını görür ve ona o an deliler gibi aşık olur. Gözlerini ondan alamaz ve bir süre onu izlemeye başlar. Bir an sonra padişah kızı onu  farketmiş ve inci gibi dişleriyle ona bakarak gülümsemiş. Sonra içeriye geçmiş.

Yusuf işine geçmiş ama aklı hala padişah kızındaydı. Sürekli onu düşünüyor onunla ilgili hayaller kuruyordu. Onunla evlendiğini ve aslan gibi iki çocukları olduğunu düşlüyordu. Yusuf hergün bir yandan bahçenin bakımını yapıyor bir yandan da  prensesin  pencereye gelip etrafı izlemesini bekliyordu o geldiğinde o da onu izlerdi.

Günlerden bir gün padişah kızı yanına nedimelerini de alarak bahçede gezintiye çıkar. Bahçenin eşsiz güzelliğini bir kez daha anlar ve nedimelerinden birini çağırarak

--Bu bahçenin bahçıvanını yanıma getir diye emreder. Nedime hemen gider  Yusuf’u bulur ve prensesin karşısına getirir prenses nedimelerine dönerek:

--Siz saraya çıkınız der.  Nedimeler   ordan.

 

Kır çiçeğiyle bal arısının hikayesi

Dikenlerle ve yaban otlarıyla dolu bir tarlada, Kır Çiçeği açıvermiş goncalarını dünyaya... Henüz başıymış baharın, başka çiçek yokmuş etrafta. Hayıflanmış bir süre içindeki yalnızlığa.

 Bir vızıltı duymuş aniden hiç beklemediği bir zamanda. İçi dolmuş, heyecan ve mutlulukla... Balarısıymış konan, ümitsizce sarkmış yapraklarına... Birden canlanmış Kır Çiçeği; geldiği için minnettar olmuş Balarısı’na...

 Balarısı, keyifle gömülmüş sınırsızca açılan taçyapraklarına; kendini kaptırıvermiş bu farklı özsuya. Kır çiçeği memnun, çabalamış her seferinde daha fazlasını vermek için arıya. Sanmış ki, tek çiçek kendisidir dünyada...

 Bir gün başkalarının da olduğunu görmüş, uyandığında!.. Üzülmüş, sitem etmiş çok sevdiği Arı’ya... ''Yanılıyorsun, ben istemem onları asla, buldum en güzel tadı senin balında'' dese de Balarısı, uçmaya devam etmiş çiçekler arasında...

 Kendince, kötü bir niyeti yokmuş hiç kafasında... Oysa çiçekler, cezp edebilmek için Arı’yı, bürünürlermiş güzel kokulara... Nefsine hâkim olamayan Arı da, konarmış ondan ona, güvenerek Kır Çiçeğinin sonsuz sabrına…

 Kır çiçeği anlamış ki, saflığa yer yok bu dünyada! Layık görülür sahtekârlar, hep itibara...

 Ve anlamış sonunda, kendisini soldurmak pahasına, devam edecek Arı uçmaya. Öyle ya O, özgür bir Arı! Kendisiyse, köklerle bağlı toprağa...

 

 

Açmayan Çiçeğin Hikayesi

 

Her şey 3 buçuk sene önce bir alışveriş merkezini gezerken başladı... Orada gördüğüm değişik türde bir papatya tohumuydu. Küçük kağıt ambalajın üstünde papatya resimleri vardı ve ben o an almaya karar verdim. Alıp eve geldim ve bir kaç gün sonrada almış olduğum tohumları dikdörtgen plastik bir çiçekliğe ektim. Ekim işini hallettikten sonra birkaç hafta geçti. Arada sırada bakıyordum ancak bir gelişme yoktu.

Bir sabah su dökerken patlayan küçük yeşil şeyleri gördüm toprağın içinde. Sevindim ancak daha papatyaları görmek için henüz çok erkendi. Gün aşırı azar azar su döküyor ve zamanla papatyaların gelişimini izliyordum. Yaklaşık 4 ay sonra papatya falan yoktu ve bitkinin genel görünümü bir maydanoz demetini andırıyordu.

Sulamaya ve gözetlemeye devam ettim. 7-8 ay geçmiş ve sonbahar gelmişti ama görünürde hala papatya falan yoktu. Eve gelen komşuların ve ev halkının da ilgisini çekmişti benim o çiçekle uğraşmam. Aylar geçti ama çiçekte bir değişim olmadı. Artık yakın çevreden belki de yanlışlıkla maydanoz  tohumu aldığım şeklinde takılmalar, gülüşmeler oluyordu. Papatyaların görünmemesi tabiki benimde canımı sıkıyordu biraz ancak çok da önemli değildi benim için. O bir bitki olarak evrendeki yerinde duruyordu. Benim üzerime düşen ise zaman zaman onu sulamak ve mümkünse güneş görmesini sağlamaktı.

Aradan 1 sene geçmişti ancak hala bir değişiklik yoktu. Bazı arkadaşlar çiçeğin daha derin bir toprak istediği şeklinde yorumlar yapmıştı. Doğru olabilir dedim ve saksısıyla toprağını değiştirdim. Aradan bir 2-3 ay daha geçti ama gene bir değişiklik olmadı. Ben ise sadece üzerime düşen görevi yapmaya devam ettim. İnsanların garibine gitse de, onunla ilgili bir yorum yapmıyordum artık. Onu olduğu gibi, göründüğü gibi kabul etmiştim ve diğer çiçeklerden bir farkı yoktu.

Zamanla ev halkının ve diğer insanların ilgisi de kaybolmuştu çiçek hakkında. Genel kanı o bitkinin hiçbir zaman papatya açmayacağı olmuştu artık. Mevsimler geçti. Güzel bir sonbahar günü onu ve bazı diğer çiçekleri dışarı güneşlenmeleri için çıkartırken, gözüme bir değişiklik çarptı. Küçük bir yumru belirmişti çiçekte. Gülümsedim. Sonunda dedim. 3 buçuk seneden sonra nihayet birlikte başarmıştık. Şu anda 4 tane papatya var çiçeklikte. Ben her zaman ki gibi, onu sulamaya ve güneşe çıkarmaya devam ediyorum...

 

  FULYA Çiçeğinin Hikayesi

 

Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.

Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış. Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası. En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış. Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis de çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, her şeyin üstünde imiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş. Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış. Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş. Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışıltılı, binbir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış. Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış. Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş. Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendi de şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş. Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanan gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş. Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş. Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş. Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.  Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da rüzgarın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş. Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.  Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş. Bir gün Fulya, rüzgarın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar rüzgarını Nergis'le de tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve rüzgarın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş.  Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele rüzgarın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış. Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp rüzgara, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekipgetirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış. Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce rüzgarın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş. Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi  önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş. Rüzgar, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış. Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş.

Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmemiş mi?

 Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yine de büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş... Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş. O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.

En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen

annesinin kollarında kolayca uyumuş.. Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış.. Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

 

Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş. Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş. Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş. Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş. İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına  KARDELEN demeye başlamış. Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş. Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ... Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

 

 

 

 

Gelincik Çiçeği’nin Hikâyesi

 

Gelincik (Paper rhoeas), gelincikgiller (Papaveraceae) familyasından Dünya'da çok geniş bir yayılma alanına sahip tek yıllık bir bitki türü.

 

25-60 cm arasında değişen yüksekliklere ulaşabilir. Yaprakları mavimsi yeşildir. Dip yapraklar uzun saplı, gövde yaprakları sapsız ve gövdeye bitişiktir.

 

Çiçeklerin genel rengi koyu kırmızıdır. Ancak beyaza kadar giden değişik sarı, turuncu, renkleri vardır. Sade, kırılgan, özgür çiçek... incecik boynu ve tül gibi yapraklarıyla.

Gelincik ismi geleneksel Türk gelinliklerinin kırmızı olmasından gelir. Kırmızı gelincikler küçük bir gelin olarak görürler. Bir bölgede çok asker ölürse o bölgede gelincik çiçeğinin biteceğine inanılır. Gelincikler I. Dünya Savaşının da en önemli sembollerindendir.

 

Gelinciğin tarihsel izlerini aramak için binlerce yıl geriye gitmek gerekiyor. En eski çizimleri en az 3000 yıl önceye tarihlenen eski Mısır lahitlerinde bulunmuştur. Ayrıca günümüzden yaklaşık 1000 yıl öncesine ait Codex Vindobonensis'te Bizans prensesi Anicia Juliana gelinciklerle birlikte resmedilmiştir. Gelincik Homer'in İlyada'sında da kendine yer bulur: Homer ölen savaşçıları gelinciklere benzetir.

 

Eski Yunan / Roma mitolojisinde de gelincik bir çok tanrı ile ilişkilendirilir. Örneğin Morpheus (uyku tanrısı Hypnos'un üçbin çocuğundan biridir ve insanlara uykuda çeşitli biçimlerde görünen düşleri simgeler.) gelincikten yaptığı taçları uyutmak istediklerine verir. Adına yapılan tapınaklar da genellikle gelinciklerle süslenirdi. Romalılar karasevdaya düşenlere gelincikten yaptıkları içecekleri verir ve bunların aşk acılarını dindireceğine inanırlardı.

 

Romalılar kara sevdaya düşenlere gelincikten yaptıkları içeceklerden verirlermiş ve bu içeceklerin aşk acısını azaltacağını düşünürlermiş.

 

İngilizcede gelinciğe verilen adlardan biri de "Corn Poppy" dir. Gelincik uyku tanrısı Hypnos (Roma'da Somnus) tarafından insanları/tanrıları uyutsun diye yaratıldı. Bereket tanrıçası Demeter ( Roma'da Ceres ) bir zamanlar uykusuzluktan çok çekermiş. (insomnia ! Romalı uyku tanrısının adına dikkat!). Uykusuz ve yorgun olduğundan bitkilerin büyümesi ve verimli olması için çabalamaya gücü yetmezmiş. Kıtlık başlamış. Bunu gören Somnus, Ceres için gelinciklerden bir karışım yapıp içmesini sağlamış. Ceres bunu içer içmez derin bir uykuya dalmış. Uyandığında kendisini uykusunu almış ve çok da zinde olduğunu görmüş. Ve tabi tüm enerjisini tarlada büyümeye çalışan mahsule yoğunlaştırmış. Kıtlık bitmiş, rekolte rekor kırmış. O zaman bu zaman çiftçiler mısır/hububat tarlalarında ne zaman gelincik görseler bunu o senenin yeni rekorlara gebe olduğuna yorarlar ve gelincikleri asla koparmazlarmış. Bu çiçeğe de "Corn Poppy veya Corn Rose" adını koymuşlar.,

 

Gelincikle ilgili olarak birçok kültürde birçok efsane anlatılır. Bunlardan biri de Cengiz Han ile ilgili: Cengiz Han bir savaşta düşmanı perişan edip muharebe meydanını kan gölüne çevirdikten kısa bir süre sonra burayı gelinciklerin doldurdukları gözlemlenmiş. Aynı hikaye yüzyıllar sonra Napolyon ile ilişkilendirilerek de anlatılır. Araştırıldığında, çok muhtemeldir ki askerlik tarihi benzer savaş öyküleri ile doludur. Zira bahar ayları savaş aylarıdır; Mart adı nereden gelir? Gelincikler de bahar çiçekleridir. Benzer bir hikâye de Çanakkale savaşları sırasında yaşanmıştır.1. .Dünya Savaşı sırasında Gelibolu yarımadasındaki başarısızlığa mahkûm muharebelerinde de, binlerce ölünün hemen ardından Gelibolu gelincik tarlasına dönmüştür.

 

Kan Çiçekleri der Gelibolulu’lar gelincik çiçeklerine. Bahar gelmeye görsün, her yanı kırmızılar basar buralarda. Gelibolu’lular çok sever gelincikleri. Çünkü derler ki, "Açan her bir gelincik, kan çiçeğidir. Şehit askerlerimizin her biri gelincik olmuş, sert rüzgârlara direnir de gitmez toprağından." İşte o kahraman askerleri gördüğü için bu konak, adı gelinler gibi, o Kan Çiçekleri'ne de ithaftır.

Ruhları gani gani şad olsun !

 

Gelincik ile ilgili son ve hala devam eden efsane ise 1.Dünya Savaşı sırasında John Mc Crae 'nin yazdığı şiirle başlar.

Bu etkileyici şiire o günlerce birçok cevabi şiir yazıldı. Edebi değeri pek fazla olmasa da Moina Michael tarafından yazılan şiir sonuçları bakımından en etkili olanıydı. Bir amerikalı hanım olan M.Michael gelinciğin cephelerde ölenler için bir hatırlama sembolü haline gelmesi için öncülük yaptı. Ateşkesten iki gün önce, 9 Kasım 1918 'te bu kabul edildi.

Felemenk ülkesine çok benzer şekilde, yine McCrae'nin şiiri ile eşzamanlı olarak Anzac askerlerinin 1.Dünya Savaşı sırasında Gelibolu yarımadasındaki başarısızlığa mahkûm muharebelerinde de, binlerce ölünün hemen ardından Gelibolu gelincik tarlasına dönmüştür.

 

Anzac'ların torunları her yıl Gelibolu ziyaretlerini kıpkırmızı açan gelincikler arasında yaparlar.

 

 

Güzel bir sevgi hikayesi MİNE ÇİÇEĞİ

 

Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:

“Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?” Yaşlı kadın cevaplamış:

 “Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu. Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi. Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım. Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı. Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.”

 Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:

 “Senin söyleyecek bir şeyin var mı?” Yaşlı adam cevaplamış:

 “Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında. Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum .”Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı. O her uyanığında ben de uyanık olurdum, işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır, peçetelerle toprağını kuruturdum. Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden, canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim……”

 

 

 

Kasımın Hüzünlü Güzeli: Kasımpatı

 

Kasım ayında birdenbire çıkıveren, bu ani patlamadan ötürü de isminin “Kasımpatı” kaldığını düşündüğüm bu güzel çiçek, hem bir çok hikayeye konu olmuş, hem de zamanla birtakım mistik kavramların simgesi haline gelmiş. Kimi zaman cenaze çiçeği olmuş, kimi zaman ölümsüz aşkı anlatmış, kimi zaman platonik sevdaların kahramanı olmuş. Ama o büyülü güzelliğinin ardında her zaman bir hüzün taşımış, gizliden gizliye bir acı çektiği hüzünlü yapraklarından belliymiş.

 Türkiye’de değil ama diğer ülkelerde herhangi bir neşeli kutlama, coşku gerektiren durumlarda gönderilmezmiş bu çiçek, zira kendisine ölüm çiçeği ismi verilmiş, ölümü çağrıştırdığı için de yalnızca cenaze, taziye veya anma törenlerinde kullanılırmış.

 Bu güzel çiçek de diğerleri gibi bazı mitolojik öykülere konu olmuş, günümüze kadar gelmiş olan 2 adet hikayesi var. Biri aşık bir kadın, diğeri ise umutsuz bir aşkın sahibi bir erkek adına yazılmış. Her ikisi de pek mutlu sonla bitmiyor, demek bu hikayeleri türetenler de bu çiçeğe hüznü daha çok yakıştırmışlar, yazık! Neyse, biz size duyduğumuz kadarıyla hikayeleri anlatalım.

 Zamanın birinde Crisan isimli fakir ama gururlu bir köylü genç varmış. Köyün ağasının kızına tutulmuş bu talihsiz genç, yemeden içmeden kesilmiş. Gel zaman git zaman genç kızın dikkatini çekmeyi başarmış, hatta onu kendine aşık bile etmiş. Genç kızı her gün bir bahane bulup görmeye gitmiş, kimi zaman camda, kimi zaman bahçede görmüş, ama hiçbir günü onu görmeden geçirmemiş. Bu durumu fark eden köyün ağası, çok sinirlenmiş ve kızı ile bu fakir delikanlının görüşmelerini engellemiş. Crisan ne yaparsa yapsın bir türlü eve yaklaşamıyor, sevdiği kızı göremiyormuş. Crisan’ın neden gelmediğini bilmeyen genç kız, hasretinden yataklara düşmüş. Genç kızın bu durumuna dayanamayan dadısı, Crisan’ı bulup olan biteni anlatmış. Onu eve sokamayacağını ama eğer isterse ona mesajlarını iletebileceğini söylemiş. Crisan da hemen ormana gidip gördüğü en güzel çiçeği dalından koparmış, ucuna da bir not iliştirmiş: Crisan T’eaime… (Crisan seni seviyor…) ve sevgilisine ölene dek her gün bu notla o çiçeği yollamış. İşte o çiçek krizantemmiş.

 Bir diğer hikâye ise karşılıksız aşkının acısını ölümle çeken bir kız hakkında. İsmi Ante olan bu güzeller güzeli kız, bir kırda genç ve çok yakışıklı bir delikanlı görmüş. Yakışıklı genç, Ante’den habersiz önünde duran büyülü güzellikteki çiçeği koklamış ve öpmüş. Ante bu gence o kadar çok tutulmuş ki hemen yanına gidip tanışmak istemiş fakat giderken onu gözden kaybetmiş. Kahrolarak yakışıklı gencin dokunduğu çiçeğin yanına gitmiş ve tam da onun çiçeği öptüğü yere dudaklarını dokundurmuş. Gencin dudaklarının sıcaklığını hisseden Ante’nin utançtan yanakları kıpkırmızı olmuş Bu haliyle daha da büyüleyici bir güzelliğe kavuşan Ante’yi kıskanan krizantem, dudaklarının değdiği yerden Ante’nin tüm kanını çekmiş ve onu öldürmüş. Bir masum buse uğruna canından olan Ante’yi bu krizantemin dibine gömmüşler. Zaman içerisinde yaptığına çok pişman olan krizantem, her bahar bir sürü çiçek açıp yapraklarını onun üzerine dökmüş.

 İşte bu hüzünlü çiçeğin hikayeleri böyle. Ne olursa olsun güzelliği göz kamaştıran bu çiçek, içinde hem mutluluk hem de acı barındıran tek duygu olan aşkı en güzel simgeleyen çiçeklerden biri. Ne de olsa bir Kasım çiçeği ve ne de olsa romantik. Haydi siz de bu ay geç kalmadan büyük aşkınızı gösterin, bazen bir buket çiçek ve ona iliştirilmiş bir not, bazen de dudaklara kondurulan sıcacık bir öpücükle aşkınıza hayat verin.

 

Firmamız İzmir Bornova Merkezde olup 8 Servis Aracı ve 20 Çalışan deneyimli personeli ile siz müşterilerine hizmet vermektedir. Sevdikleriniz her nerede olursa olsun onlara sevginizi anlatmanın en güzel ve en kolay yolu, kucak dolusu bir Çiçek takdim etmektir. İlayda Çiçekçilik ailesi olarak Çiçek Gönderme ve Online Çiçek Siparişi vermek adına Çiçek hizmetlerinde sınırsız Çiçek tasarım seçenekleri sunmaktayız, bu sevgi dağarcığını siz ve sevdikleriniz adına taşımakta kararlıyız. Böylelikle Çiçekçilik Sektöründe müşteri memnuniyetini en güzel şekilde sağlıyacağımızı amaçlamaktayız. Çiçek Siparişlerinizde bizleri tercih ettiğniz için Teşekkür Ederiz... Bornova Çiçekçi Bornova Çiçek Siparişi Bornova Çiçek Gönderme Bornova Çiçekçilik İzmir Bornova Çiçek